My First Published Short Story: "Çaresiz"
- Irmak Üzüm
- Aug 22, 2021
- 3 min read
Saatlerdir orada dikiliyordu, hareketsiz. Düşünceli, düşünceli etrafına bakınıyordu. İstanbul’un bu en soğuk gününde rüzgâr saçlarını tarıyor, burnu soğuktan kızarmış, elleri titriyordu. Başka zamanlar her derdine deva olan İstanbul Boğazı bile bugün ona sırtını dönmüş gibiydi. Dalgaların sesinde huzur bulmaya gelmişti aslında buraya ama demek ki içindeki sıkıntıyı geçirmeye yetmiyordu.
Kimdi o? Neden buradaydı? Hayattaki amacı neydi? Nereye götürüyordu hayat onu?.. Bu düşüncelerde boğulurken ustasının ani haykırışıyla irkiliverdi:
- Hasan oğlum n’aparsın yine, dalgalara mı dalmışsın? Gel de yardım ediver şu zavallı ustana. Bak benden geçti artık, baban seni buraya göndermekle çok iyi etti. Ha bunu bilesin!
Hasan da bunu düşünüyordu ya zaten. Babasının ısrarları yüzünden okul yetmiyormuş bir de simitçi parçası olup kalmıştı. Bu hayat onun için çok sıkıcı, çok anlamsızdı. Daha önemli işlerle uğraşıyor olması gerekmez miydi? Tüm bunlar haksızlıktı, o bunların hiçbirini seçmemişti. Kaçacaktı bu sürekli kabustan. Kaçıp kurtulacak ve gideceği yolu kendisi seçecekti. Başka kimse değil, kendisi! Yüzünde buruk bir gülümsemeyle ustasına cevap verdi:
- Bilirim ustam, bilirim elbet. Dur sana yardım edeyim. Ustam, senden bir ricam olacak. Bugün biraz erken paydos etsem olur mu? Mühim işlerim var da.
- Bak sen bizimkine, mühim işleri varmış. İyi git bakalım ama çok yorulma mühim işlerini yaparken, yarın sana ihtiyacım var.
Ustasından izni kopardıktan sonra çarşıya doğru koşmaya başladı Hasan. Aslında yapacak hiçbir işi yoktu. Tek istediği biraz uzaklaşmaktı, her şeyden uzaklaşmak. Kafası dolu, ne yapacağını bilemeyerek Beşiktaş’ın dar sokaklarında bir o yana bir bu yana savrulurken birden küçük bir oğlan çocuğuyla çarpıştı. Çocuk, çarpışmanın etkisiyle yere düşmüştü. Hasan hemen ona yardım etmek için yere çömeldiğinde çocuğun gözlerinin yaşlı olduğunu fark etti. Endişeli, çocuğa bir yerinin mi acıdığını sordu. Çocuk kafasını salladı, canı acımamıştı. Hasan’ın kafası karıştı, e o zaman neden ağlıyordu? Küçük çocuk yerden doğruldu, yaşına göre oldukça olgun bir şekilde “Ben kendime değil, kardaşımla anama ağlarım. Kardaşım Osman çok hastadır. Haftalardır yatağından çıkmadı. Zavallı anam ne yapacağını bilmez. Eve doktor da çağıramayız, paramız yetmez.” dedi. Ardından arkasını döndü ve Hasan’ı kafası karışık, şaşkın halde bırakıp ağlayarak uzaklaştı.
Hasan bir süre ne yapacağını bilemedi. Orada, çocuğa çarptığı yerde dikilip kaldı. Ne yapacağına, nasıl hissedeceğine karar veremedi. Peşinden gitmeli miydi o tanımadığı çocuğun yoksa dönüp kendi işine mi bakmalıydı? Gerçi daha kendisi bile bilmiyordu işinin ne olduğunu. Çocuğun peşinden koşmaya karar verdi. Onu yakalaması zor olmamıştı, çocuk oldukça çelimsiz ve hastalıklıydı. Küçük çocuğun adının Ali olduğunu öğrendi. Küçük Ali, Hasan’ın ona eşlik etmesine karşı çıkmadı.
İkisi beraber Ali’nin evine kadar yürüdüler. Küçük Ali pazarın oradaki gecekondulardan birinde yaşıyordu. İçeri girdiler. Evin içi de dışı kadar bakımsız ve kirliydi. Evin içi çok sessizdi. Anneleri her halde dışarıda, belki pazardaydı. Küçücük evin kırık dökük bir köşesinde yayı çıkmış, kirli bir döşekte yatan Osman’ı gördüler. Yüzünde Hasan’ın asla unutamayacağı bir tebessüm vardı, küçücük bedeninin kaldıramayacağı kadar güçlü bir tebessüm. Hasan’ın içini tanımlayamadığı bir duygu kapladı. Acıma desen değil, üzüntü desen değil, daha ağır daha güçlü bir şey. Bunu fark eden Ali adeta onu teselli etmek istercesine kardeşinin başını okşadı ve evin bir diğer köşesine yöneldi.
Ali’nin yanına gelen Hasan ona çok üzgün olduğunu belirtti ve yapabileceği bir şey olup olmadığını sordu. Sulu gözleri ve titreyen dudaklarıyla yanı başında dikilen Ali’ye baktığında cevabını almıştı. Artık gitme vaktinin geldiğini anladı. Anneleri her an gelebilirdi. Kapıya doğru yöneldiler. Ali onu uğurladı ve hasta kardeşinin yanına döndü.
Evden çıkmadan son bir bakış atan Hasan sonunda hissettiklerini adlandırabildi. Hissettiği suçluluk duygusuydu; kalbini sıkıştıran, vicdanını acıtan suçluluk duygusuydu. Küçük Osman’a yardım edememenin, Ali’nin gözyaşlarını silememenin, dünyayı daha iyi bir yer yapamamanın verdiği suçluluk duygusu. Daha nice Alilerin, Osmanların olduğunu bilmenin ve hiçbir şey yapamamanın verdiği suçluluk duygusu…
Evine doğru yürürken Hasan artık ne yapması gerektiğini biliyordu. Artık kafasındaki sorulara tatmin edici bir cevap bulmanın zamanı gelmişti. Kim olduğu, ne olduğu önemli değildi. Bildiği tek bir şey vardı, o da bir daha asla bugünkü gibi çaresiz hissetmeyeceğiydi. Simitçi de olsa, güçlü bir devlet adamı da bir daha kimseyi bugünkü gibi umutsuz, çaresiz bir durumda bırakmayacaktı. Bir daha asla…
Irmak Üzüm





Comments